1. Skip to Menu
  2. Skip to Content
  3. Skip to Footer>

GEBELİKTE BATIL İNANÇLAR İTİKATLAR

PDF Yazdır e-Posta

Halk kültürü, kısaca adına adet ve inanmalar dediğimiz davranış kalıplarının tümüdür. Bireyin toplum içerisindeki yaşantısında, diğer bireylerle ve gruplarla olan ilişkisinde bu davranış kalıpları düzeni ve uyumu sağlar. Bunlar, toplum yaşamında varlıklarını sürdüren, yazılı olmayan, ancak o toplumda yaşayan bireylerce uyulması gereken kısaca gelenekler ve görenekler diye de adlandırabileceğimiz sosyal normlardır. Bunlar, yaptırım güçleriyle kimi zaman zorlayıcı ve kınayıcı kimi zaman da özendirici ve ödüllendirici tepkileri ile toplumda bireyler üzerinde baskı kurarlar. Birey içinde yaşadığı toplumda bunlara uyduğunda çevresi tarafından onaylanacağını, uymadığında ise kınanacağını veya cezalandırılacağını bilir.

Halk kültüründe geçiş dönemleri diye adlandırdığımız doğum, evlenme ve ölüm dönemleri, bireyin yardıma ihtiyaç duyduğu dönemlerdendir. Bu nedenle, bireyi bu hassas döneminde çeşitli tehlikelerden korumak, onu kutsamak ve yeni dönemine hazırlamak için her toplumda yüzlerce adet ve inanma uygulanır. Uygulanan bu adet ve inanmalar, bireyin içinde yaşadığı toplumun halk kültürünü oluşturur.

 

 

DOĞUM


İnsan yaşamının önemli bir devresi olan doğum, bütün toplumlarda mutlu bir olay olarak kabul edilmiş, pek çok adetin, inanmanın uygulandığı bir dönem olmuştur. Bu adet ve inanmalar kadını gebe kalma isteğinden başlayarak etkisi altına almıştır. Gelin oğlan evine geldiği ilk gün kucağına bir çocuk, özellikle erkek çocuk verilir. Gelin yatağı hazırlanırken yatakta bir erkek çocuk yuvarlatılır. Yapılan bu işlemler gelinin çocuk doğurmasının aile içinde önemini belirten davranışlardır. Toplumun kırsal kesimlerinde kadının saygınlık kazanabilmesi için mutlaka doğurması, anne olması gerekir. Çocuğu olmayan kadın, kısır kabul edilir, hor görülür, kınanır. Bunun için, çocuk sahibi olmak isteyen kadın çeşitli yollara başvurur, çeşitli çareler arar. Bunlar genellikle dinsel-büyüsel olanlar ya da halk hekimliği kapsamına girenlerdir.
Dinsel nitelikte olanlar içerisinde kutsal sayılan yerleri ziyaret etme, oraların suyundan içme, toprağını elleme, türbelerine, çalı ve ağaçlarına bez bağlama, kurbanlar kesme başta gelen davranış biçimlerindendir. Eski Türklerden günümüze kadar pek çok mezar, evliya-türbe-ziyaret adlarıyla anılmış çevresindeki ağaçlar kutsal sayılmış, buraları zaman zaman ziyaret edilen, medet umulan yerler olmuştur.


Çocuk sahibi olmak isteyen kadınların uyguladıkları bazı pratikler şunlardır:


*Çocuk sahibi olmak isteyen kadın halk arasında Ara Ebe olarak adlandırılan kadınlara gider. Ara Ebe, çocuğu olmayan kadının rahmindeki iltihap sökülsün diye yedi türlü baharatı, koyunyünü ile döver, oluşan macunu bir iple bağlayarak kadının rahmine koyar. 
* Ara ebe, kadının karnını sabunlu suyla ovar, çeker, ayaklarını omzuna atar, onu silkeler. Böylece eğri olduğuna inanılan damarların düzeleceği düşünülür. 
*Çocuk sahibi olmak isteyen kadın, üzerinde Muhammet yazılı kırk kâğıdı her gün bir tane olmak üzere aç karnına yutar, kocası da salâvatla kırk gün karısının karnını ovar. Ayrıca, Hasan Dede'ye gidilerek çocuk sahibi olmak için adaklar adanır
*Çocuğun istenilen cinsiyette olması için Kuran’dan bir ayet okunur.
* Kadın hamile kaldıktan sonra, bu kez de çocuğunu sağlıklı bir şekilde doğurmak ve büyütmek ister. Bu amaçla; ziyaretlere gidilir, adaklar adanır, hocalara muska yaptırılır. Kadın hamile kaldıktan sonraki aşamada korunur, kollanır. Bazı davranışlardan kaçınması beklenir. Bunların başında da çirkin insanlara ve hayvanlara bakmaması istenir. "Güzele bak çocuğun güzel olsun" denir. Her toplumda doğumun kolay olması için bazı uygulamalar yapılır. Anadolu halk kültüründe; Meryem Ana Eli denen bitkinin içine konduğu sudan içmek, kapalı yerleri, kilitli şeyleri açmak, kadının saç örgülerini çözmek, su dolu kapları boşaltmak uygulanan davranış kalıplarıdır. Kafesteki kuşları, kümesteki hayvanları serbest bırakmak da yapılanlar arasındadır. Bunlar, benzetme öğesi kullanılarak yapılan büyülük işlemlerdir. Böylece, benzetme yoluyla kadının döl yatağının açılmasını sağlayan gücü etkilemek amaçlanır. Ayrıca, gürültü yapmak, silah atmak gibi hareketlerle, doğacak çocuğa ve anaya kötülüğü dokunabilecek, olağanüstü zararlı varlıkları kaçırmak hedeflenir.

 

Doğumla ilgili adet ve inanmalardan bazıları şunlardır:


*Doğumu kolaylaştırmak için doğum odasında, “Meryem Ana Eli” otu ıslatılır, o açıldıkça rahmin de açılacağına inanılır. Kocasının eli kısmık (sıkı) olan kadının doğumu zor olur, denir. Çocuğun dudakları, yanakları kırmızı olsun diye; göbeğin kanından, eşin kanından çocuğun yanaklarına ve dudaklarına sürülür. Eskiden loğusa ve çocuk üşütmesin diye; loğusa, doğumdan önce özel olarak hazırlanmış, elenmiş, torbalara konmuş toprağa yatırılırdı. Kışsa üç ay kış değilse kırk gün çocuk bu toprağa belenirdi. Çocuğun bezinin arasına her değiştirmede toprak konurdu. Doğumdan hemen sonra çocuğun eşinin toprağa gömülmesi olayı eski Türklerden günümüze kadar halk geleneğinde yerini korumaktadır. Eskiden olduğu gibi bugün de eş toprağa gömülmekte göbek de uygun bir yerde saklanmakta veya gömülmektedir. Çocuğun bir parçası, yarısı olarak kabul edilen eş, kutsal bir organ alarak görülmekte, ölen her varlığa yapılan işlem buna da uygulanmakta ve eş toprağa gömülmektedir. Doğumun hemen ardından büyük bir titizlikle ve sırayla uygulanan bu işlemler dünyaya gelen yeni canlının yeni ortamına uyması, kötü ruhlardan korunması için uygulanan ve halk geleneğinde çeşitli amaçlarla yapılan büyüsel pratiklerdir.


Doğumdan sonra yapılan işlemler şunlardır:


* Ebe çocuğun doğumundan sonra, göbeğini keser, eline yumuşak tuzu alır, koltuk altlarına, kasıklarına, boğazına, yüzüne sürer. Pişik olmasın, teri kokmasın diye. Sonra yukarıdan aşağı tuzlu su dökülür. Çocuk bir gün böyle kaldıktan sonra yıkanır. 
*Çocuk canlı olsun, tez yürüsün diye; göbeği kesmeden önce, eşten çocuğa doğru kan sağılır. Çocuk doğunca; taş gibi güçlü olsun diye ağzına taş konur. Tuzlama suyunun içine; şeker ve bal konur. Çocuk yıkandıktan sonra ayaklarından tutup başı aşağı gelecek şekilde sallanır, böylece boyunun uzun olacağına inanılır. Kasları genişlesin diye, kolları açılıp kapatılır. Yeni doğan çocuğun yaşamının ilk günlerini sağlıklı geçirmesi için gerekli olan anne sütünün, bir an önce gelmesi ve bol olması için loğusaya şıralı, yağlı-ballı yiyecekler yedirilir.
* Doğum yapan kadına; yağlı-ballı götürülür. Yağ yakılır, üzerine pekmez dökülür, kırmızıbiber, biraz da su ilave edilir. Hazırlanan bu bulamaç içi açılsın, sütü bol olsun diye loğusaya yedirilir. Ayrıca, Loğusaya kırmızıbiberli undan bulamaç yapılır, közde pişirilmiş ciğer, soğan salatası ile birlikte yedirilir. Buğday kavrulur, dövülür, içine şeker katılır, bu karışım da loğusaya yedirilir. Loğusa, hayvanları otlatmaya götüren çobana bir avuç kavurga verir. Çoban, gün boyu taşıdığı kavurgayı akşam geri getirir, loğusaya verir, loğusa bunu yer. Böylece sütü çabuk iner. Geleneksel toplumlarda doğum sonrası geçecek devreye büyük önem verilir. Bu dönemde yeni doğum yapmış kadını ve çocuğunu çevreden gelebilecek her türlü zararlı etkilerden korumak için birtakım tedbirler alınır. Özellikle doğumdan sonraki kırk gün içerisinde; anneye al basmaması, çocuğu kırk basmaması için çeşitli dinsel ve büyüsel pratikler uygulanır. Halk kültüründe bir takım olağanüstü halleriyle insanların yaşamında etkileri olduğuna inanılan esrarengiz yaratıkların varlığına inanılır. Olağan dışı kimi şartlar içinde onları gördüklerini öne sürenler vardır. Ancak, onlar hiçbir zaman iki kişi bir arada iken görünmemişlerdir. Eski Türklerden günümüze kadar Alkarası, Albastı, Albis, Almiş adlarıyla loğusaya musallat olduğuna inanılan bu kötü ruh hakkında bütün Türk topluluklarında aynı inanmalar mevcuttur. Bunlara göre, yalnız kalan loğusanın yanına peri kızları gelerek, ciğerini alır giderlermiş ve bu suretle loğusayı al basarmış, bu ruh loğusanın ciğerini alıp suya bırakırsa loğusa ölürmüş. İnanışlarda; albasması tüfek sesinden, ocaklı adamlardan, demirden ve kırmızı renkten korkar. Bunun içindir ki, loğusa yatakta iken başına kırmızı kurdeleli altın takarlar, loğusaya kırmızı şeker götürürler.


Albasması ile ilgi tasarımlar ve ondan korunmak için yapılanlardan bazıları şunlardır:


* Albasması gece kâbusudur. Albasmasından korunmak için loğusanın yatağının altına bıçak veya makas konur. Anne ve çocuğa kırmızı örtü örtülür. Hocaya muska yaptırılır. Hocaya su okutulur. 
* Loğusa uykuda korunmasızken, tıbıkalı adı verilen çocuğu olmayan kadınlar gelir, loğusanın üstüne çırpınırmış, bu durumda çocuk yaşamazmış. Doğumdan sonra yalnız bırakılan loğusa uyuyakalır, o zaman loğusayı al basar. Loğusa yalnızken uyutulmaz. Albasması, karı gibi sakallı, azgın biridir, loğusanın üstüne çöker, nefes almasını engeller. 
* Doğumdan sonraki kırk gün içinde loğusayı ve bebeği kırk basar. Kırk basmasında; loğusanın ve bebeğin yüzünde çirkin yaralar çıkar. Bebeği kırk basmasın diye, kırk taş bir araya getirilir her gün bir tanesi atılır, böylece bebeğin kırk günü tamamlanmış olur. Gözleri yeşil veya mavi olanlar ile adetli kadınlardan çekinilir bu kişilerin loğusayı ziyaret etmeleri istenmez. 
* Kırk gün içinde adetli kadın loğusayı ziyarete gelirse, çocuğun yüzüne bakarsa, çocukta yaralar olacağına inanılır. Kırk gün içinde çocuğun kirli bezi açıkta bırakılmaz. 
* Bu dönemde çocuk sarılık olmasın diye, çocuğa altın takılır, yüzüne sarı yazma örtülür. Çocuğun kulak arkası veya dilaltı biraz kesilir. Loğusayı rahatsız ettiğine inanılan varlık Albasması, Alkarısı, Alkarası, Goncalas, Cangoloz adlarıyla anılmaktadır. Albasması; kâbus, cin, korkunç bir şey, ağırlık, şeytan, ruh, gizli bir güç, ateşli bir hastalık, görünmeyen kötü güçlerden olarak tanımlanmaktadır. Alkarasının; loğusaya ve çocuğa zarar vermesini önlemek için loğusanın ve
çocuğun bulunduğu odada Kuran, ayna, süpürge, makas veya satır, bıçak veya demir, ekmek, iğne, soğan, sarımsak, elek, nazar boncuğu, kırmızı bir şey ve su, çocuğun ve annenin yastığı veya yatağı altına veya baş ucuna konmaktadır. Ayrıca, kapıya al bağlama veya dikenli çalı asma, ocaklının bir eşyasını odada bulundurma gibi davranışlara da rastlanır. Böylece, o odaya veya eve alkarısının giremeyeceğine inanılır. Albasmasına yakalanan kadın inanışa göre ya ölmekte ya da sakatlanmaktadır. Albasmasına uğrayan kadını tedavi etmek için uygulanan pratiklerin başında hocaya götürmek, üstüne dualar veya Kuran okutmak, muska yazdırmak ya da hocanın okuduğu suyu kadına içirmek gelmektedir. Kadını ocağa götürmek de görülen davranış şekillerindendir. Eski Türklerden günümüze kadar, bin yılı aşan bir süredir bütün Türk topluluklarında görülen Alkarası inanması bugün dini öğelerle zenginleştirilmiştir. Gerek korunmada gerekse tedavide dualardan ve Kuran’dan yararlanılmaktadır.
* Zamanı geldiği halde, konuşamayan ve yürüyemeyen çocuğa uygulanan davranışlar arasında, çocuğa ördek yumurtası yedirmek, çocuğun kösteğinin kırılması gelmektedir. Bunun için çocuğun ayağına şeker sucuğu bağlanır. Sonra ayağı çabuk biri tarafından çocuk kaçırılır. Devamlı ağlayan huysuzluk eden çocuğun ağzına, cuma günü namazdan çıkanlardan, kanı karışmadık birisinin çarığı ile vurulur. 

* Gezmeden dönünce ağlayan çocuğa nazar değmiş demektir. Nazar değdiğine inanılan çocuğun üstündekiler çıkarılır, leğene ıslatılır. Söyleyenin ağzı taş gibi olsun diye, üstüne de taş konur. Nazarı değdiğine inanılan kişinin elbisesinden bir parça alınır. Elbise parçası, sarımsak kabuğu, soğan kabuğu, biraz un, üzerliğin üzerine konur, tüttürülür, çocuk bu dumanın üstüne tutulur. 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu site ekle